İki resim ve bugün

26.11.2015

 

Hemşehrim, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim görevlilerinden Doç. Dr. Burhan SAYILIR bir gün masama bir hikâye bırakmıştı, hikâyenin konusu ise şöyleydi: 

"Birinci Dünya savaşında Kafkas cephesinde Ruslara esir düşen Osmanlı neferleri yıllarca Rusya’da esir kamplarında yaşadıktan sonra Bolşevik İhtilali ile birlikte ülkenin çeşitli coğrafyasına dağılırlar. İhtilal subayları Türk esirlerin ihtilale karşı kullanılabileceklerini düşünmektedir. Yaklaşık binin üzerinde esir de Rusya’nın en doğusuna Japon sınırına yakın olan Viladivostok’a gönderilir. Orada oluşturulan derme çatma kampta esaret hayatını devam ettiren Türk neferleri 1918 yılında Japonların şehri işgal etmeleri ile farklı bir boyut kazanır. Bu sırada Türk esirlerin orada mahsur kaldığını öğrenen Kızılay esirlerin ülkelerine kavuşması için girişimlere başlar. Bunun için gerekli parayı toplayarak Kızılhaç’a gönderir. Ancak İngilizler bu parayı bir türlü Japonlara ulaştırmayınca tam bir yıl Türk neferlerin çilesi devam eder. Daha sonra uluslararası baskılara dayanamayan İngilizler parayı Japonya’nın hesabına yatırır. Japon Erkânı Harbiye’si bir şilebi Viladivostok’a gönderir. Türk esirler kendi imkânları ile gemiyi yolcu gemisi olarak kullanılabilecek hale getirirler. 23 Şubat tarihinde yola çıkan esirler 47 gün sonra Ege denizine varırlar. Artık memleket hasretleri bitmek üzeredir. Geminin güvertesinde sevinç çığlıkları atılırken birden bir Yunan gemisi belirir. Sevinç yerini endişeye bırakır. Yunanlı heyet gemiye çıkar ve Japon Yarbay Comora’ya ne taşıdığını sorar. Bunların Türk esirler olduğun öğrenen Yunanlı heyet, ‘Türkiye ile savaş halinde’ olduklarını belirterek Japon Yarbay’dan esirleri teslim etmesini ister. Comora bunun mümkün olmadığını söyler. 7.5 ay Yunanlıların gözetiminde denizde süren bir hayat başlar. Comora Yunanlıların her teslim çağrısını yanıtsız bırakırken Türk esirleri alabilmeleri için önce kendilerini ezip geçmeleri gerektiğini bildirir. Uluslararası baskılar da artınca Türk esirler İtalya’da ıssız vahşi bir adaya (Azinara) terk edilir. Japon Yarbay, Türkleri burada bırakmak zorunda kaldığı için üzgün olduğunu, belirterek adadan ayrılırken tüm Türk esirler Japon Yarbayın arkasından 'Güle güle Bay Kaymakam (Osmanlı’da Yarbay rütbesi) Comora' diye gözyaşları döker. Aylar süren adadaki sefalet sırasında pek çok esir vahşi hayata ve salgın hastalıklara yenik düşer. Kurtuluş savaşı bittikten sonra Türk esirler, gönderilen gemiyle İstanbul’a getirilirler. Bin kişi ile çıkılan yolda İstanbul’a ancak 600’ü ulaşabilmiştir." 
100 yıl sonra bugün; 
Dağıtanlardan biri Rusya! 
Dağılanlar Suriye’den canını malını ırzını kurtarmak için yola çıkanlar. Bir başka ifadeyle 100 yıl önce Comora’nın gemisinde umuda yolculuğa çıkanların torunları, mekân 100 yıl önceki mekân Ege denizi. 
İngilizler, 100 yıl önce ne idiyseler aynı! Almanlar,  çıkarları neyi gerektiriyorsa o, 100 yıl önceki gibi. Fransızlar... Cezayir geldi aklıma, yüreğim sızladı, içim acıdı! 

Sadece vasıtaları benzemiyor diyeceğim ama aslında fazla da fark yok biri derme çatma bir gemi, diğeri de bu çağın vasıtalarından bir bot. Yunanlılar... 100 yıl sonra elden gelen öğünle doyup Sirtaki oynamaya kalkıyor (Zeybek Unutulmuş) 

100 yıl öncekiler de Müslüman,100 yıl sonrakiler de... 100 yıl önce durduran da Hristiyan,100 yıl sonra durduran da... Bizim göremediğimiz bilemediğimiz şu; 100 yıl sonra gelenlere bakmıyoruz. Baksak gelenlerin 100 yıl önce gidenlerin torunları olduklarını göreceğiz!  Rusya ile son yaşadığımız durumla ilgili hiçbir Rus’un veya Rus gazetecinin köşesinden, televizyon kanalından “Bizim Suriye’de ne işimiz var?” dediğini duyabildiniz mi? 
Rusya’nın Suriye ile ne tarihi ne kültürel bağı varken uçak gemisiyle, askeriyle bizim tarihi-kültürel aidiyetimiz, kan bağımız, kardeşlik hukukumuz olan insanların başına bomba yağdırmasını herhangi bir Rus vatandaşı sorgulamayıp üstelik desteklerken bizim içimizdeki gazetecilere, siyasilere,televizyon kanallarındakilere ne oluyor?! 

Oysa biz bu tabloya çok da yabancı değiliz,1980 öncesinde aynı aktör, bizim devşirmelerimizin hizmetiyle memleketim Ordu-Fatsa’ya da girmedi mi? O dönem köşelerinde, devlet kanallarında Rusya’ya da methiyeler düzenlerin KGB den maaş aldıkları daha sonra belgelerle ortaya çıkmadı mı? 
İzmir’de TARİŞ yağ fabrikasının duvarında “Rus askerine selam dur Türk askerini arkadan vur” yazısını okumadık mı?  Göremeyince de gelenlerin 100 yıl öncenin rövanşını almaya geldiklerini bilemiyoruz! En nihayet birileri gözümüze sokmaya başladı, şimdi geldiğimiz nokta içler acısı!  Kardeşlerimizi bombalayan Rus uçağını düşürdük! Yukarıda bahsettiğim malum şahıslar Putin aşkından çıldırmış olmalı “ama” ile söze başlayıp “Haydi Putin bizim devletimize haddini bildir’’ alçaklığına kadar geldiler. 

Gelenlerin göremedikleri; bizlerin 100 yıl önce dedelerini yollayanların torunları olduğumuz. Bir eksik Comora varsın eksiğimiz O olsun! Hamt olsun ki o botu batırmak için delenler kaçarken, al bayrağımın dalgalandığı, çağın en modern botu ile yardım eli uzatan, Peygamber Ocağının yetiştirdiği, Kınalı kuzuların torunları Mehmetçiklerimiz, sınırımıza tecavüze kalkışan Rus uçaklarına haddini bildiren çift başlı kartallarımız var! 
Eksiğimiz ‘’Bakmak görmek’’ Görmemizi istediklerini değil, görmemiz gerekenleri görmek. Bakarsak göreceğiz, görürsek bileceğiz. Ey Petro’nun torunu Stalin’in oğlu Putin, “Doğal gazı keseriz” diyorsun! 

 

 

Please reload

Son Paylaşımlar

28.03.2017

Please reload

Arşiv